Gerçek Yüzümüz Nerede Kaldı?
Bu yazıyı yazarken herkesin kendinden bir parça bulacağını düşündüm.
Çünkü ben maskesiz insan olduğuna inanmıyorum.
Hepimizin bir maskesi var. Belki işte, belki ilişkide, belki sosyal medyada…
Maskesiz, filtresiz yaşamak artık neredeyse imkânsız hale geldi.
Çünkü yanlış anlaşılmaktan korkuyoruz.
Karşımızdakini kırmaktan korkuyoruz.
Elimizdekileri kaybetmekten korkuyoruz.
Ya da belki de yeni bir şeyler kazanmak istiyoruz.
Ve işte tam bu yüzden, maskelerimizle dolaşıyoruz.
Üstelik bu maskeler bir tane değil.
Bir iş maskemiz var, bir arkadaş maskemiz, bir sosyal medya maskemiz, bir de “her şey yolunda” maskemiz.
O kadar çok maske takıyoruz ki, bir süre sonra kendi yüzümüzü unutur hâle geliyoruz.
Bakıyorum etrafıma…
Dışarıda son derece kibar, nazik, güler yüzlü bir beyefendi.
Sürekli iltifatlar ediyor, yardımsever görünüyor.
Ama biraz tanıyınca, eşi şöyle diyor:
“Siz onu dışarıda öyle sanmayın, evde bambaşka biridir.”
Demek ki onun da bir maskesi var.
Dışarıda sevecen, içeride öfkeli.
Çünkü toplumda herkes, bir şekilde kendinden bekleneni oynamak zorunda hissediyor.
Artık maskeler sadece yüz yüze değil, dijital dünyada da var.
Sosyal medya, maskelerin en parlak, en ışıltılı sahnesi haline geldi.
Orada herkes mutlu, herkes aşık, herkes başarılı görünüyor.
Hiç kimsenin derdi yok, kimsede yorgunluk yok sanki…
Fotoğraflarda kahkahalar, filtrelerle parlatılmış yüzler,
“çok şükür” başlığıyla süslenmiş yapay mutluluklar var.
Ama biz biliyoruz ki, o “çok şükür”lerin bir kısmı aslında bir “keşke”yi saklıyor.
Birçoğu, “ben de iyiyim” deme çabasının bir ürünü sadece.
Artık sosyal medya bir paylaşım alanı değil, bir gösteri alanı.
Ve biz, o gösteriyi izlerken farkında olmadan sahnenin dekoruna aldanıyoruz.
Bakın, mükemmel anneler var orada:
Çocukları hep gülüyor, evleri hep düzenli, sofraları hep özenli…
Hiç sabırlarını kaybetmiyorlar, hiç yorulmuyorlar.
Ama kimse görmüyor o annenin bir gece önce uykusuzluktan ağladığını,
Sabah çocuğuna bağırdığı için vicdan azabı çektiğini,
Günün sonunda sadece “iyi bir anne miyim?” sorusuyla baş başa kaldığını…
Çünkü o kareler, gerçeğin yalnızca birkaç saniyelik kesiti.
Kalan kısmı, kimsenin görmediği sessizlikler, pişmanlıklar ve iç hesaplaşmalarla dolu.
GÜLÜMSEMENİN ARDINDAKİ SESSİZLİK
Bir de mükemmel babalar var.
Her hafta çocuklarını gezdiriyor, sürekli gülüyorlar.
Ama belki o fotoğraf çekilmeden on dakika önce, o baba işsiz kaldı.
Belki içten içe borçlarını nasıl ödeyeceğini düşünüyor.
Yine de çocuklarının yanında gülümsemeye çalışıyor.
“Baba güçlüdür” maskesini takıyor,
Çünkü o da ağlasa kimse inanmaz.
Toplumun yüklediği roller, onu duygularını saklamaya zorluyor.
Ve elbette aşık çiftler var.
Birbirlerine sarılmış, deniz kenarında gülüyorlar.
Altına “ruh eşim” yazıyorlar.
Ama o fotoğrafın çekildiği günün akşamı, evde belki sessiz bir soğuk savaş yaşanıyor.
Göz göze gelmeden geçirilen akşam yemekleri, kırılmış kalpler, söylenmemiş cümleler…
Ama kimse o kısmı paylaşmıyor.
Çünkü kimse gerçeği göstermek istemiyor.
Herkesin kendi “mutluluk vitrini” var.
Oysa gerçek mutluluk vitrinde değil, perde arkasında saklıdır.
Gerçek, filtrelerin altında değil; ağlamaktan şişmiş gözlerde,
Yorgunlukla bile gülmeye çalışan yüzlerde gizlidir.
Ama biz, vitrinlere bakarak kıyaslıyoruz kendimizi:
“Onlar ne kadar mutlu, ben neden değilim?” diye soruyoruz.
Ve farkında olmadan, gerçekliğimizi sahte bir yarışın içinde yitiriyoruz.
Sosyal medyada gördüğünüz o dünyalar, bir fragmandan ibarettir.
Gerçeğin tamamını göstermez, sadece görünmesini istediği kısmı gösterir.
Bu yüzden, gördüklerinize değil; yaşadıklarınıza inanın.
Çünkü sizin hikâyeniz, tüm filtrelerden daha gerçektir.
Ve gerçek olan her şey, eninde sonunda en güzel olan şeydir.
Sosyal medya, sadece maskelerin yeri değil; aynı zamanda kıyasın zehrini içtiğimiz bir alan.
Bir anne, çocuğuyla zor bir dönem geçirirken, telefonda başka annelerin “mükemmel” paylaşımlarına bakıyor ve kendini yetersiz hissediyor.
Bir adam, eşiyle rutin bir akşam yemeği yerken, arkadaşının “romantik sürpriz” videosunu görüyor ve kendi ilişkisini sorguluyor.
Bir genç, başarısızlık korkusuyla boğuşurken, herkesin “yeni iş, yeni araba, yeni tatil” paylaşımlarına bakıyor ve “ben geri kaldım” diyor.
Oysa bunların hiçbiri tam olarak gerçek değil.
O fotoğraflar, o videolar, o paylaşımlar sadece “seçilmiş anlar.”
Bir film gibi, sadece güzel sahnelerden oluşuyor.
Kimse kavgayı, yalnızlığı, gözyaşını paylaşmıyor.
Unutmayalım:
Hiçbir insan sürekli mutlu olamaz.
Hiçbir evlilik her an mükemmel olamaz.
Hiçbir çocuk her zaman uslu, hiçbir insan her zaman güçlü olamaz.
Bu, doğanın, psikolojinin, hatta fizyolojinin bile kanununa aykırıdır.
Ama biz, “her şey yolunda” maskesiyle gezmeye o kadar alıştık ki, artık yorgunluğumuzu bile gizliyoruz.
Halbuki gerçek, filtresiz olandır.
Gerçek, bazen ağlamaktır, bazen susmaktır, bazen de “bugün iyi değilim” diyebilmektir.
Kendimizi, ilişkilerimizi, çocuklarımızı ya da hayatımızı sosyal medyada gördüğümüz sanal mutluluklarla kıyaslamayalım.
Çünkü çoğu zaman o mutluluklar, sahte bir gülümsemenin arkasına gizlenmiş yorgun kalplerden ibarettir.
Uutmayalım; orada gördüğün dünya, gerçek dünya değil.
O sadece, insanların “mutlu görünme” çabasının yansıması.
O yüzden, olmayan bir şey için kendini yorma, üzme.
Hiç kimse her zaman güçlü, mutlu ve eksiksiz değildir.
Sen sadece gerçek olmayı seç.
Çünkü maskeler düşer, ama samimiyet hep kalır.
Yorumlar
Kalan Karakter: