Kadın doğulmaz, kadın olunur! 
Reklam
Reklam
EMİNE GÜLİZAR EMECAN

EMİNE GÜLİZAR EMECAN

Her Şeye Rağmen

Kadın doğulmaz, kadın olunur! 

07 Mart 2018 - 17:42 - Güncelleme: 07 Mart 2018 - 17:47

Bu hafta şeker fabrikalarıyla ilgili ikinci yazımı yayınlayacaktım ancak 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle şeker fabrikaları devam yazımı daha sonra yazacağım.

Ünlü Fransız felsefeci Simon de Beauvoir 1949 yılında şöyle diyor. ‘’Kadın doğulmaz, kadın olunur’’. Onun bu sözü, o dönemde cinsiyetçi kalıp yargıların özelliklerinin araştırılmaya başlanmasında anahtar olmuş. 

Açıkçası beni de düşündürdü bu söz ve sordum. Peki, nasıl kadın olunur?  Elbette biyolojik olarak değil, zihniyet açısından doğan yavrunuzu, nasıl kadın ya da erkek yaparsınız?  

Cevabı kadın olmak üzerinden ele aldığımda şöyle bir tarife ortaya çıktı. Ailede başlarız işe, öncelikle renklerde ayrıma gideriz ve ona her şeyin pembesini alırız. Sonra eline oyuncak olarak asker, araba, robot, çekiç yerine, oyuncak tabak çanak, ütü bebek veririz, evcilik oynarız. Biraz daha büyüyünce erkek kardeşi otururken hadi sofrayı kur- topla, kardeşinin yatağını da düzelt, sen kızsın o erkek deriz. Bunları yaptığımızda zaten cinsiyet ayrımcılığının temellerini de atmış ve yavrumuzun kadın olma yolunda ilk adımları başarıyla atmasını sağlamış oluruz.  Sonra toplum olarak onlara eksik etek, saçı uzun aklı kısa deriz. Kendilerini eksik yetersiz ve ikinci cins olduklarına iyice inandırırız…

Bundan sonra, kızını dövmeyen dizini döver diyene de,  senin okumana gerek yok, evlen çocuk doğur evinle ilgilen diyene de karşı gelecek güçleri ve inançları çoğunun kalmaz. Toplumun istediği ve dayattığı gibi bir ‘’kadın’’ olmuştur artık.  Dilimiz bile uyumludur artık. Evlenirken karşı tarafa ‘’ kız verilir’’,evlenme teklifi erkekten beklenir, kocanın soyadı alınır, kadının ‘’yemeği yakarsa’’ dayak yiyebileceğine inanılır. Aslında burada çok az kısmına yer verebildiğim bu ayrımcı yaklaşımlar masum gibi gözükse de sonuçları kadınlar ve toplum açısından hiç de masum ve iç açıcı değil. Bu dayatmalarla bugün genç kadınların % 50 ‘sinin ancak ilköğretimi bitirebilmiş olduğunu görüyoruz. Üniversite mezunu oranı ise %9. Genç kadınların %33’ü ne okuyor ne de çalışıyor.

Eğitim, eğitim, eğitim! 
Hadi bazı zincirleri kırdık çalışma hayatına girdik diyelim, yukarıda bahsettiğim zihniyet ve de eğitime erişimin azlığı, cam tavanların kırılmasını zorlaştırıyor. Örneğin kadınların bir bölümü de ’erkeklere kadınlardan daha fazla iş fırsatı tanınması’ gerektiğine inanıyor, ‘erkeklerin kadınlardan daha fazla maaş almalarını’ doğru buluyor. 40 milyon kadının 31 milyonu, kadının daha fazla para kazanmasının aile içinde sorun oluşturacağı görüşünde (Kadınlar günde 5 buçuk saat çalışırken, erkekler 4 saat çalışıyor. Yani kadınlar yılda 1 ay fazla çalışıyor ama kazandıkları gelir erkeklerin gelirinin %44’ü kadar) Bu anlayış hakim olunca, kadınlar geliri ve prestiji yüksek işlerde daha az yer alabiliyorlar. Şirketlerde üst düzey ve orta kademe yönetici pozisyonundaki kadın oranı 2016 yılında %16.7

Bir de çocukluktan başlayarak bazı meslekler kadınlar için bazıları erkekler için uygun olduğu dayatılıyor. Sadece mühendislik mesleğin de bile Örneğin, inşaat, makina, maden mühendisliği gibi bölümler erkeklere daha uygun görülürken, endüstri, kimya, gıda mühendisliği gibi bölümler kadınlara daha çok yakıştırılır. Ben kendim de böylece İnşaat Mühendisliği bölümünü bitiren azınlığa dahil olmuş oluyorum. Hamile olmak, kreş imkanlarının kısıtlı olması gibi durumlar da kadınları iş hayatından uzaklaştıran diğer etkenler. Yani iş hayatında da durum iç açıcı değil. 

Uzun yıllardır birçok sivil toplum kuruluşu, siyasi partiler, duyarlı şirketler, siyasal ekonomik ve sosyal alanlarda bu durumun değiştirilmesi toplumsal cinseyet eşitliği ve fırsat eşitliğinin artması, kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmemeleri yerine okuması, için yoğun mücadeleler vermekte birtakım kazanımlarda sağlamaktadırlar. Ancak Günümüzde sorunlara başka boyutlar eklendiğini ve elde edilen kazanımların artmasında zorluklar yaşanmaya başlandığını görüyoruz. Mücadele edilen ayrımcı zihniyet bu gün başka anlayışlarla da beslenip büyütülmekte, başka yerlere evrilmekte. En başta AKP iktidarının kadını yok sayan gerici politikaları kadının özgürleşmesi önünde en büyük engel haline gelmektedir. 

Siyasi iktidar din ve ahlak adına sıkça kullandığı cinsiyetçi, sözde muhafazakâr söylemlerle ve birtakım kendini bilmezlerin açıklamalarına sessiz kalarak, hatta teşvik ederek kadının değersizleştirilmesine, namus ve ahlak anlayışının salt kadına indirgenmesine neden olmaktadır. Bu indirgemenin nasıl olduğunu anlamak için son 10 yıla bakalım. Önce birtakım haremlik-selamlık açıklamaları ve arkasından uygulamaları geldi. Sonra pembe otobüsler. Arkası çorap söküğü….bir bakıyoruz ki TBMM başkanı kahkaha atan kadına ‘iffetsiz’ diyor, bir Anadolu lisesi müdürü kızlı erkekli halkoyunu oynanmasını ‘din dışı’ ilan ediyor ve zina olarak tanımlıyor, bir felsefe öğretmeni 'Kız öğrencilerin giydiği eşofman onları çıplak yapar’ diye açıklama yapabiliyor, Bir vakfın başkanı (sosyal doku vakfı) ‘birbirini tanımayan bir kadın ile bir erkek asansöre binerse halvet olurlar’ diyor…..Aslında yapılmaya çalışılan şu; Beyinler yavaş yavaş sindire sindire yıkanıyor. İstediğimiz kadar protesto edelim, kınayalım farkına bile varılmadan bilinç altı alıyor bu yüklemeleri çünkü söz bir kere evrene salınıyor. 

Sonuç olarak kadın hakları mücadelesinde yol alma mücadelesi verilirken erkek şiddeti de giderek artıyor. Kadın cinayetlerinin son 10 yılda % 1400 arttı. 2010’dan bu yana tam 1915 kadın öldürüldü. 995’i kocası veya erkek arkadaşı tarafından, Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verilerine göre, 2017 yılında 409 kadın cinayeti işlendi, 387 çocuk cinsel istismara yani tecavüze uğradı ve 332 kadına cinsel şiddet uygulandı.

Sadece Şubat ayında yani 28 günde 47 kadın öldürülmüş!!
Sonuçta neler oldu?  Saldırganı koruyup kollayan hukuk sistemi sayesinde erkek katiller ve tecavüzcüler kravat taktıkları için ‘iyi hal indirimleri’ aldılar, ‘tahrik indirimi’nden yararlanarak cezasız kaldılar. Tecavüz davalarında küçücük çocukların ve  kadınların ‘rıza’ları arandı. 
Biz 8 Mart’ta neyi anıyorduk?  8 Mart 1857 yılında New York’ta tekstil sektöründe çalışan yüzlerce kadın düşük ücretler aldıkları, uzun çalışma saatlerine ve insanlık dışı çalışma koşullarına maruz bırakıldıkları için  greve gitmişlerdi. Greve müdahale edilmesi sonucu 129 kadın işçi yanarak ölmüştü. 

Yıl 2018…. Çalışma koşulları mücadelesi yanına bir de giderek artan sayıda cinayet, taciz, tecavüz. Yani yaşam hakkı mücadelesi eklendi.

Kadının artık kendi gücünün farkına varması gerekiyor, Engellerin kalkması için bir paradigma değişimi gerçekleştirmek, kilitleri kırmak, algı yönetimleri ile mücadele etmek ve bu mücadele kadın erkek birlikte yürümek gerekiyor. 

8 Mart Dünya Kadınlar günü kutlu olsun! 
 

YORUMLAR

  • 0 Yorum